Her şeyin ve herkesin "mükemmel" göründüğü bu zamanda, kendinizi eksik ve yetersiz hissetmekten yorulmadınız mı? Yalnız değilsiniz; hepimiz o pırıltılı ama bizi nefessiz bırakan kusursuzluk maskesinin altında eziliyoruz. O ağır zırhı çıkarmaya ve "el yapımı" kusurlarımızın içindeki o şahane mucizeyi birlikte hatırlamaya ne dersiniz? Mükemmeliyetçiliğin aynasında kaybolmaya başlayan benliğimizden, "özümüzden" bahsedeceğim.
Yakın zamanda deneyimlediğimiz Başak Ay Tutulması, hepimize Başak doğasının o meşhur gölgesini hatırlattı: Mükemmeliyetçilik tuzağı. Günümüz dünyasında adeta maske gibi kusursuz bir persona takmaya mecbur bırakılıyoruz. Her şey pahalı bir saat gibi ışıl ışıl, tıkır tıkır işlemeli; hayatlarımızın pırıltısı göz kamaştırmalıymış gibi bir algı var. Ailemizle, eşimizle, çocuklarımızla ilişkilerimiz sorunsuz olmalı; kariyerimizin zirvesinde parlamalı ve hayatı her an büyük bir keyifle deneyimliyormuşuz gibi görünmeliyiz.
Sokakta, okulda, ofiste ve elbette sosyal medyada maruz kaldığımız bu kusursuzluk personaları, hayattan beklentilerimizi de artırıyor. Bize "Sen de böyle mükemmel olmak zorundasın!" dayatmasını yapıyor. Peki ya o parıltılı personanın ardındaki biz?
Neden Başkalarının Kusurlarına Bu Kadar Öfkeliyiz?
İçeride bastırdıkça patlamaya hazırlanan mutsuzluklar, çözülemeyen sorunlar, kronik bir yetersizlik hissi var. Gittikçe artan karamsarlık, yüzyılın en büyük pandemisi olacağı öngörülen depresyon, yakıcı bir öfke ve derin kompleksler... Bir de egomuz zaten böylesine büyük bir tehdit altındayken, ortalıkta dolaşan bilinçsiz "egonuzu öldürün" söylemleri tuzu biberi oluyor.
Çatışma tam olarak nerede biliyor musunuz? Çatışma, bu mükemmel personalarımızın "gölgemizin" fazlaca şişmesine neden olup egoyu boğmasından kaynaklanıyor. Carl Jung’un Self (Kendilik) dediği o biricik özümüze ulaşan yolu bu yüzden kaybediyoruz. Kendi içindeki pürüzleri bastırmak için harcanan bu devasa çaba, dışarıya korkunç bir öfke olarak taşıyor. Her gün maruz kaldığımız o şaşaalı hayatların yanında giderek büyüyen ve vahşileşen bir "linç ve nefret kültürü" görüyoruz.
Sosyal medyaya şöyle bir bakın; bir annenin çocuğuna yedirdiği masum bir atıştırmalık, bir sanatçının sahnede bir saniyeliğine detone olması, birinin aldığı birkaç kilo saniyeler içinde binlerce nefret kusan yoruma dönüşüyor. Neden? Çünkü kendi kusurlarından, eksikliklerinden ve başarısızlıklarından korkan kitleler, başkalarının en ufak pürüzüne saldırarak sahte bir mükemmellik tatmini yaşıyor. Aşağılık kompleksleri, klavye başında başkalarını acımasızca eleştiren sahte yargıçlara dönüşüyor. Bu kusursuzluk gösterisi ve eleştirilme korkusu içimizdeki asıl pırıltıyı kafese kapatıyor. "Ya mükemmel olmalıyız ya da hiç olmamalıyız" diyerek hayatı deneyimlemeyi unutuyoruz.
Kusurlarımızla Eşsiziz
Yeni dünyanın kusursuzluk algısı tam da burada devreye giriyor. Artık yapay zekâ bizim yerimize şarkılar besteliyor, metinler yazıyor, görseller üretiyor. Hem de tam anlamıyla "mükemmel" bir şekilde. Ancak yapay zekanın ürettiği o şarkıyı dinlediğinizde her notanın milimetrik olarak doğru basıldığını, vokalde tek bir detone olmadığını fark edersiniz. Kusursuzdur ama o pürüzsüzlük hissi zamanla sıradanlaşır ve mekanikleşir.
Çünkü insanı etkileyen şey, o pürüzün ta kendisidir. Gerçek bir insanın enstrümanında yanlış bastığı o ufak nota, nefes alırken çıkan ses, seste beliren ufacık bir çatallanma insana çok daha organik gelir. Değerli olan da budur. Tıpkı seri fabrika üretimi kusursuz tabaklar ile bir ustanın elinden çıkan el yapımı, ufak tefek hataları olan bir tabak arasındaki fark gibi. Günümüzde üzerinde "El Yapımı" ibaresi bulunan her ürün çok daha pahalıdır. Çünkü içinde insanın emeği, ruhu ve o biricik kusuru vardır.
Japonların Kintsugi sanatında, kırılan seramikler çöpe atılmaz, çatlakları altın tozuyla onarılır. Kırıklar ve kusurlar gizlenmez, aksine altınla vurgulanır. Çünkü o eşya bir yaşanmışlık geçirmiştir ve bu onu daha değerli kılar. Bizler de pürüzlerimizle, hayattan aldığımız çiziklerle ve "el yapımı" organik doğamızla birer Kintsugi eseri gibiyiz; kusurlarımız bizi defolu yapmaz, altınla parlayan biricik yaşam izlerimiz haline getirir.
Kendi Kafesimden Çıkış
Başak doğasına sahip biri olarak mükemmeliyetçiliği çok küçük yaşlarda, hem de can sıkıcı bir şekilde deneyimledim. Şarkı söylemeyi daima sevdim. İlkokulda koroya büyük bir istekle giderdim ama bir gün müzik öğretmenim uyum sağlayamadığım gerekçesiyle beni korodan çıkardı. Çocuk aklımla, mükemmelliğimin sarsıldığını hissetmek egom için yıkıcıydı. Günlerce ağladım, arkadaşlarım alay eder diye konuşamadığımı hatırlıyorum. Sonunda şarkı söylemeyi bıraktım; o kadar ki, artık rüyalarımda bile sesim çıkmıyordu. Aynı döngüyü resim ve edebiyatta da yaşadım. Resim öğretmenim çizdiğim resmin bana ait olmadığını düşünüp onu kandırmakla suçlayarak kursundan uzaklaştırdı. Edebiyat öğretmenim ise yazdığım kompozisyonların "yeterince iyi olmadığını" ima ederken, yarışmada birinci olan şiiri aslında arkadaşımın adına ben yazmıştım. Büyüdükçe ve içime döndükçe sorunun benim yetersizliğimde değil, insanların kendi öz denetimsizliğinde olduğunu görmeye başladım. Aslında kimse mükemmel değildi ve bana böyle hissettirenler benden daha az mükemmel oldukları için bu katı yargıları savuruyorlardı.
Mükemmeliyetçilik Tuzağına Düşmemek İçin Yollar
Peki, bizi nefessiz bırakan bu illüzyondan nasıl uyanacağız? Kendi üzerimde ve danışanlarımla kullandığım bazı holistik ve içsel iletişim araçları var:
- Kendinizi Olduğunuz Gibi Kabul Edin (Öz Şefkat): Mükemmeliyetçiliğin en büyük panzehiri öz şefkattir. Her sabah kendinize "Bugün kusursuz olmak zorunda değilim" deyin. İnsan olduğunuzu, hata yapma lüksünüzün olduğunu ve değerinizin başarılarınıza veya pürüzsüzlüğünüze bağlı olmadığını hatırlayın.
- Mindfulness ve "Acemi Zihni" ile Beklentileri Sıfırlamak: Zihnimizde konuşan o mükemmeliyetçi iç eleştirmeni, açık unutulmuş bir "radyo yayını" gibi yargılamadan gözlemleyin. Hayata yeniden bir çocuğun meraklı, beklentisiz ve şefkatli "acemi zihniyle" bakmaya başladığınızda kusursuzluk baskısı eriyip gider.
- İçsel Çocuğunuza Öz Şefkat Mektubu Yazmak: Mükemmeliyetçi iç sesiniz devreye girip sizi acımasızca eleştirdiğinde, içinizdeki o yargılanmış, korkmuş ve sessizleştirilmiş küçük çocuğa dönün. Ona şefkatli bir mektup yazın. Başarılarıyla değil, sadece var olmasıyla ne kadar değerli olduğunu ve kusursuz olmak zorunda olmadığını ona anlatın.
- Zor Duygularla Başa Çıkmanın Yolu: R.A.I.N. Egzersizi: Mükemmeliyetçilik ile birlikte yetersizlik, kaygı, takıntı gibi duyguları hissettiğinizde, derin nefeslerle köklenip şu 4 adımı uygulayın:
- R (Recognize - Fark Et): İçerideki duyguyu önyargısızca gözlemleyin ve adlandırın (Örn: "Şu an kaygılıyım").
- A (Allow - İzin Ver): Kaçmak yerine duyguya izin verin. Tıpkı öfkeli bir çocuğa bağırmak yerine şefkatle yaklaşmak gibi, duygunun var olmasına alan açın.
- I (Investigate - Analiz Et): O duyguyla samimiyet kurun. "Neye ihtiyacın var? Bana ne anlatmak istiyorsun?" diye sorun.
- N (Non-identification - Kimliklenmeme): "Ben öfkeli biriyim" demek yerine, duygunun gelip geçici bir deneyim olduğunu fark edip o gözlemci koltuğunda özgürleşin.
Sonuç: Deneyimleyerek Büyümek
Tüm bu psikolojik ve holistik araçlar bize evrensel bir gerçeği işaret ediyor: iyi olmak, pürüzsüz olmak değil, pürüzlerimizle barışabilme cesaretini göstermektir. Zihnin o acımasız yargıcını susturup içsel dünyamıza şefkatle yaklaştığımızda, hayatın kusursuz bir performans sahnesi olmadığını nesnel olarak idrak ederiz. Kendi içsel yolculuğumda ve danışanlarımla olan deneyimlerimde bu gerçeği gördükten sonra, yargılansam da, reddedilsem de sosyal medyanın o acımasız linç kültürüne maruz kalsam da kendi doğrularımın arkasında durmak ve kalbimi açık yüreklilikle sunma duruşunu sergilemek istedim. Çünkü asıl cesaret; maskelerin ardına saklanıp mükemmel bir illüzyon yaratmak değil, mükemmel olmasa da "olduğu kadarını" şefkatle kabul edip o organik gerçeklikle yola devam etmektir.
İnsan bu dünyaya mükemmel olmak için değil, deneyimlemek için gelir. Yoldaki o el yapımı, ufak tefek kusurlu ama bize ait deneyimlerle, düşe kalka yavaş yavaş kendi gerçeğimize dönüşmek... İçimizdeki o biricik potansiyeli ancak bu kusurlu cesaretle ortaya çıkarabiliriz. İşte Jung'un bahsettiği öze ulaşmak ve tekâmül etmek tam olarak da bu demektir. Kusurlarınızla, pürüzlerinizle ve tüm insanlığınızla tam da olmanız gerektiği gibisiniz.
Mükemmel olmanın değil, tam anlamıyla 'kendiniz' olmanın o muazzam özgürlüğünü kalbinizde hissetmeniz dileğiyle... Kusurlarınızın içindeki o şahane mucizeye her gün yeniden uyanın. Özünüzün ışığıyla, sevgiyle ve olduğu gibi kalın…
Ezgi Sala Tözün
KAYNAKÇA
- Jung, C. G. (2001). Dört Arketip. (Çev. Zehra Aksu Yılmazer), Metis Yayınları.
- Jung, C. G. (2015). Keşfedilmemiş Benlik. (Çev. Barış İlhan), İlhan Yayınevi.
- Stein, M. (2006). Jung'un Haritası: Ruhun Bir Serüveni. (Çev. C. T. Işın), Okuyan Us Yayınları.
- Brach, T. (2020). Radikal Şefkat: Korku ve Direncin Üstesinden Gelmek İçin RAIN Pratiği. (Çev. Zeynep Arıkan), Kuraldışı Yayınları.
- Neff, K. (2021). Öz Şefkat: Kendinize İyi Davranmanın Kanıtlanmış Gücü. (Çev. Ekin Özlü Akın), Diyojen Yayıncılık.
- Germer, C. (2022). Öz Şefkatli Farkındalık. (Çev. Ali C. Gündüz), Doğan Novus.
- Suzuki, S. (2011). Zen Zihni, Başlangıç Zihni. (Çev. Şeyda Öztürk), Dharma Yayınları.
- Kabat-Zinn, J. (2014). Nereye Gidersen Git, Oradasın: Günlük Hayatta Farkındalık. (Çev. Elif Öz), Kuraldışı Yayınları.
- Bradshaw, J. (2020). İçindeki Çocuğu Bulmak. (Çev. Renan Akman), Kuraldışı Yayınları.
- Miller, A. (2015). Yetenekli Çocuğun Dramı. (Çev. Nafer Ermiş), Profil Kitap.
- Navarro, T. (2021). Kintsugi: Kırık Kalpleri İyileştirme Sanatı. (Çev. Zeynep Kürük), Küsurat Yayınları.
- Koren, L. (2019). Wabi-Sabi: Sanatçılar, Tasarımcılar, Şairler ve Filozoflar İçin. (Çev. Ayşe Batur), Hayalperest Yayınevi.

