Deneyimlerimiz, yaşamış olduğumuz durumlar karşısında aldığımız kararlar ve gerçekleştirdiğimiz eylemlerin neticelerinde şekillenen durumlardır ve ruhsal olarak bizim birer parçamızdır. Tezahür eden her deneyim, tekâmül yolumuzda bize hizmet eder ve yaşam planımız çerçevesinde hareketlerimizi belirler. Bu yazımda denemekten deneyimlemeye giden yola değineceğim.
Dünyaya gelip gitmekte olan bir ruh, bedenlenerek tekâmül edebilmektedir. 3 boyutlu âlemimiz için konuşmak gerekirse, ruh spatyomda bilgi sahibidir, ama eyleme dökülmeyen bilgi gerçek anlamda ruhun bir parçası olamamaktadır. Geliştirmek, törpülemek istediğimiz yönlerimizi veya halletmek istediğimiz geçmiş hesaplar için bir yaşam planı çerçevesinde dünya üzerinde yaşama başlarız, tekrar ve tekrar. Yaşam planımız çerçevesinde sahip olduğumuz karakterimiz ve psişik hafızamız bizi bireysel ve toplumsal tekâmülde deneyimlerin içine çeker. Kısık ateşte pişen yemek misali ortalama bir ömür içerisinde yaşam planımızı gerçekleştirmeye çalışırız ve tekrar bedenimizi geride bırakarak yuvamıza geliriz.
Yukarıda kısaca özetlediğim tekâmül döngüsüdür. Günümüzde yoğun bir dünya nüfusu ile beraber, hızlı bir tekâmül sürecindeyiz. Hayat biz istemesek de, karşılaşmamız gereken koşulları yaratıp bizi içine çekmekte ama atalet, tekâmülümüz için bir problem teşkil etmekte. İnsanlar olarak yıllar içerisinde dışımıza ördüğümüz ve bizi koruduğuna inandığımız kabuklar, bizi istemsiz atalet haline sokabilmekte; değişim ve dönüşümden kaçmamıza sebep olmaktadır. Bir kaya parçası gibi sabit kalmak, ruhsal tekâmülümüzü baltalar. Kabuğumuzu kırmaktan korkuyoruz, güvenli yerimizden çıkmak ve ileri adım atmaktan çoğu zaman çekiniyoruz? Peki neden? Bunun üstesinden nasıl gelebiliriz?
Burada herkesi genellemekten kaçınıyorum; çünkü pek çok karakter tipi var ki ölümüne değişim ve dönüşüm için mücadele edip, ileri atılmaktan çekinmiyor. Ama modern toplumun yarattığı özgüveni eksik karakter modellerinde kabuk içine saklanma eğilimi çok daha yoğunluk gösterebiliyor. Bizim kabuğumuzda kalmamıza sebebiyet veren ilk etken, ilk yediğimiz kazıklardır. Kazık, biraz kaba bir tabir gibi görünüyor; ama ortaokulda sevgili fen öğretmenimin, el kadarcık çocuklar olan bizlere söylediği “Tecrübe, hayatta yenilen kazıkların toplamıdır” sözü, ruhsal öğretiler ışığı altında dahi gayet şık duruyor.
Rahatımızı bozabilecek her türlü yeni durum, olgu kabuğumuza çekilmemize sebebiyet verebilmektedir. Daha önce karşımıza çıkan bir durumda hissettiğimiz acı dolu duygular, kabuğumuza çekilmemize sebebiyet verebilmektedir. Karakteristik yapıda sadece belli bir rutinde yaşayıp gideyim düşüncesi kabuğumuza çekilmemize sebebiyet verebilmektedir. Baktığımız zaman pek çok örnek bulabiliriz bu konuda.
Aşk. Aşık olduk; sevdik ve sevilmedik. Sevgiden kaçtık, saklandık.
Çok çalıştık, işimizde yükseliriz dedik ama terfi alamadık, aşağılandık. Niye daha fazla mücadele edelim dedik, saklandık.
Ebeveynlerimize sımsıkı sarılmak istedik, ne ilgi ne de sevgi geri alabildik. Onlar da kim ola ki? Niye bir aile kurayım, neden onları seveyim ki?
Benzer şekilde insanların olduğu her noktada gerçekleşebilecek her senaryo bizi yeni deneyimlerden kaçırabilecek dürtüleri verebilir.
Yaşam planlarımız çerçevesinde baktığımız zaman, aileden ilişkilere, yakın arkadaşlıklardan sadece iş amaçlı arkadaşlıklara uzanan bir çerçevede, bireysel ihtiyaçlarımız neticesinde planlanan ve belli başlı çeşitli kazıkları yemeyi yukarıda göze alarak gelip, bunu aşmak için burada olduğumuzu da düşünebiliriz.
Ama biz, duruyorsak problem büyük. Hayat, bir zaman önce karşılaştığımız durumda bizi üzen, inciten veya geri çektiren olaydan ders çıkarıp çıkaramadığımızı bize hatırlatmak için, bir başka benzerini karşımıza çıkartır.
Sadece duracak mıyız? Denemekten kaçınacak mıyız?
Koşullu şartlama olarak algılamayın, S. Beckett’in bir sözü vardır: “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” şeklinde.
Denediğimiz her yeni adım, bizler için yeni birer deneyimdir. Kabuğumuzda kalırsak denemenin vereceği hazdan ve ruhsal tekâmülümüze sağlayacağı katkıdan ırak kalırız. Kabuğumuzda kalırsak, ruhumuzu insanlığın yosunları sarar, sarmalar; yaşam planımızı halledemeyip bir beden içerisinde çürümeyi seçeriz.
Bu dünyada öğrenebilmemiz için, çekinmeden kendimizi sevgiyle değişime açabilmeliyiz. Sevgi, sevgiyi; korku, korkuyu doğurur. Danışanlarımdan bana gelen mesajlarda gördüğüm en çok problemin kısır döngüye girmiş olay örgüleri olduğunu görüyorum. Yeni adımları atmadan döngülerden çıkabilmek zordur. Silver Birch tebliğlerinden bir alıntı yapmak istiyorum:
“Sıkıntı ve zorluk olmayan bir yaşama sahip olmanız mümkün değildir, önemli olan onları karşılama şeklinizdir, içinizdeki Tanrısal varlığa sizi doğru davranışa yönlendirmesi için seslenmenizdir. Yaşam konfor dolu olduğu zaman olgunlaşmaz, zorlukla karşılaştığı zaman olgunlaşır. Doğa tembelliği desteklemez, hiçbir şey yapmadan Ruhsal evrim gerçekleştiremezsiniz.”
Denemeliyiz. Hem de sevgiyle. Yaşadıklarımız, başkalarının öğrendikleriyle yön alabilir ama kendi öğrendiklerimizle bize ait olur.
Kendi kabuklarımızı, bugüne kadar bize sağladığı alan için teşekkür ederek kenara bırakalım. Çünkü ileri yönelik atmamız gereken pek çok adım ve sonsuz bir genişleme imkânımız var.
Denemeden deneyimleyemeyiz.
Sevgiler
Taner Tözün
www.evrenselenerji.net

